16 Ekim 2016 Pazar

Sıfır Noktası

   Eveeett kutsal dolunay geldi çattı arkadaşlar. Bu dolunay yıkımların ve sonların yaşanacağı bir dolunay olduğu, eskiden sürünerek gelen her şeyin temizleneceği ve gideceği bir dolunay olduğunu okudum. Sonra düşündüm ‘Yıkıl, temizlen, sona gel aman Tanrım bir daha mı?’ Sonra tekrar durdum düşündüm, ‘Daha ne yıkılabilir ki?’ ‘Neyi sonlandırabilirim?’ İnanın sonlandıracak ve daha fazla yıkılacak bir şey bulamadım hayatımda. Bir anda dank etti ‘SIFIR NOKTASI’ Evet meşhur sıfır noktasına geldim. ‘Vaad edilmiş otuz yaşım çok kötü başladı.’ ‘Bu sene çok kötü bir sene.’ Derken bir anda sıfır noktasında olduğumu gördüm. Aslında vaadlerin en güzeline ulaşmışım ama şu ana kadar farkında değilmişim. Bütün olanlar bir bir gözümün önünden geçti ve aklıma çocukken gittiğim Tatilya geldi. Tatilya’da arkadaşlar beni zorla hız trenine bindirmişlerdi. ‘Hayır korkuyorum!’ dememe rağmen zorla beni oturtmuşlardı. Sonra tren yavaş yavaş yukarı tırmanmaya başladı. Orada artık kararımın kesin ve net olduğunu fark etmiştim, artık geri dönüşü yoktu.. Bir anda kafamda yankılandı ‘Kabullendiğin nokta, kabul ettiğin noktadır, sonra hareket başlar. Sonra en tepede bir an tren duraksadı, minik bir nefes almalık an..  ‘Haaaaaa……..’ dediğim anda tren son hızıyla tepeden aşağı iniyordu, ben sarsılıyordum, tam olarak etrafımı göremiyordum. Bir an gözlerimi kapattım, nedense gözlerimi kapatırsam daha hızlı geçeceğini umdum ama trenin toplam hareketi sadece 2 dakikaydı ve gözlerim açık da kapalı da olsa onunla yüzleşecektim. Sona yaklaşırken kalbim hala küt küt küt atıyordu, hızlı nefes alıp veriyordum. O an hiç bir şeyin anlamı yoktu, bir anda bütün her şey anlamını yitirmişti, tek düşündüğüm aşağı inmekti. Trenden indim, derin bir nefes aldım ve başarmıştım! Korkumla yüzleşmiş her salisesini deneyimlemiştim ve sonrası işte SIFIR NOKTASI, eskinin geride kaldığı sakinleyip diğer alternatiflere baktığın yer..  

   Her dolunayda istediklerimi kağıda yazıp yakma ritüeli yaparım ama bu sefer onun yerine trene bir daha binmemek üzere bir dua etmek (Hoʻoponopono yöntemi ile karışık) ve hoşça kal demek istedim. Hatta yoluma çıkan iyi & kötü bütün herkes ve her şeye karşı sevgi besledim. Onlar olmasaydı en değerli en temiz en sorunsuz noktaya ulaşamazdım. Benim durumumda olan bir sürü ruhun olduğunu da biliyorum onun için paylaşmak istedim çünkü bana çok iyi hissettirdi. Tüm kalbimle herkesin mutlu olmasını diliyorum ve bu akşamki meditasyonumda herkese güzel enerjiler yollayacağım. 

‘Şu zamana kadar sıfır noktasına gelmem için oluşan bütün koşullar, kişiler ve mekanlar; sizi seviyorum, lütfen beni affedin, teşekkürler, hoşçakalın. Hayat ŞİMDİ BAŞLIYOR, tüm güzelliği, bereketi ve huzuruyla..’

NAMASTE



16 Eylül 2016 Cuma

Tarık Akan

Not: Bu yazıyı ilk aşkım Tarık Akan’dan yola çıkarak yaklaşık bir ay önce yazmıştım. Toparlayamadığım ve bazı yerleri devrik olduğu için bir türlü paylaşmamıştım. Sabah Tarık Akan’ın öldüğünü öğrendim ve bu haliyle toparlamadan paylaşmak istedim. Işıklar içinde uyu Tarık Akan, Türkiye’nin en yakışıklı, ikonik adamıydın :) Seni izlemek, filmlerinle hayaller kurmak güzeldi (kapalı –e, senin söylediğin gibi)





‘’Bir Yeşilçam çocuğu olarak benim için  aşkın temsilcisi, uzun boyu, yeşil gözleri, serseri tavrı, önce mesafeli ve umursamaz sonra da dünyanın en büyük aşığı olan Tarık Akan’dı. Bir gün karşıma bir Tarık Akan çıktı. Uzun boylu, masmavi gözlü (orijinal Tarık Akan yeşil gözlü ama metafor işte), cool, serseri, uzak bir o kadar da samimi tavırlı... Bir anda kendimi ‘Yalancı Yarim’ filminde buldum, kafamda ‘Yalandan da olsa güzel (kapalı e) bir geceydi.’ çınlandı. Arkası dönüktü önce, sonra ayak seslerimi duydu, geri döndü ve gülümsedi. ‘Hello’ dedim (Yabancı olduğu her halinden belliydi), elimi uzattım, ben de O’na gülümsedim ‘Hello, my name is Julien Janvier.’ dedi. ‘My name is Bahar.’ Dedim. O sırada ormanda koştum, o geldi elimi tuttu birlikte koştuk falan, içimden dedim ki ‘Bu O!’  çok tanıdık bir his yarattı, daha sırtından anlamıştım O’nun ‘O’ olduğunu. Gerçekler hızlı bir şekilde sisleri dağıttı, mekan bu zamana geldi, film yok oldu. Telefonum çaldı, işe dönmem gerekti. Hoşçakallaştık ve işimin başına geri döndüm. Gel zaman git zaman, Tarık Akan’ı tekrar gördüm. Yine o uzun boyu, masmavi gözleri, dik duruşu.. Çarpıldım tabii, zaten ilk anda da çarpılmıştım da gerçeklerin yanında çarpılmamış gibi yaptım sanırım. O’ndan sonra da hayat hiçbir zaman eskisi gibi olmadı.’’

Oha Bahar! Peki Tarık Akan’ın bu hikayeden haberi var mı? Dedi arkadaşım, aşk üzerine konuşuyorduk. ‘Hayır yok.’ Dedim. ‘Bana birisi aşkı böyle tanımlasaydı, kesinlikle bırakmazdım, neden anlatmadın?’ dedi. Evet belki.. Ama aşk öyle bir şey değil ki, anlatmalık yani..  Bir yerde okumuştum, ruhlar re-enkarne olurken ve ölürken ikiye bölünürlermiş ve ruh parçaları birbirlerini bulmak için uğraşırlarmış. Ben onlardan bir tanesini bulduğum için şanslıyım (Diğerlerini de buldum gerçi). O’nun varlığı beni mutlu etmeye yetiyor. O’nu izlemek, İstanbul’dan gittiğini hissetmek; geri döndüğünü bilmek, gittiğinde kendimi eksik hissetmek, geri geldiğinde tamamlanmış olmak. Sırtı ağrıdığında; sırtımın ağrıması, her şeyden öte bana ayna olması ve bilmese de beni bütün tutması.. Derken bir gün yine denk geldik. Genelde de denk geliriz zaten, haberleşip görüşmüşlüğümüz yoktur. Birlikte kısa vakit geçirdik. Bir cümlesiyle yine beni kendisine aşık etti eşşek ‘Şu anda o kadar mutluyum ki, ölsem umurumda değil..’ Güldüm, hatta sonunu ben getirdim, ben bu cümleyi hep söylerim. O cümlesiyle Tarık Akan’dan sonra benim için ikinci bir aşk ikonu olmuştu. Çocuksu ve naif..

Evet aşk.. Koşulsuz, sonsuz sevgi.. Kesinlikle kıskanmak ve kıskanılmak değil bence. Küçük bir an, bir cümle, sana benzeyen biri, ruhunun diğer parçası. Diğer parçanı bulmak çok da üstüne bir şey aramamak, olduğu anda mutlu olmak ve sonsuz zamanın içinde birkaç saat sınırla, birlikte vakit geçirmeye saygı duymak ve sonuna kadar tadını çıkarmak, varlığını DNA’nda hissetmek.. Şimdilerde bakıyorum, arkadaşlarımla konuşuyorum, gözlem yapıyorum. Birini sevmenin ve ona aşık olmanın tek ölçütü KISKANMAK! Pardon? Kıskanmak bir kere negatif bir his, negatif bir kelime. ‘Sevgi.’ dediğin bir cümlenin içinde negatif bir şey varsa o ‘sevgi’ midir gerçekten? Yoo sanmıyorum. Biraz obsesyon olabilir, biraz alışkanlık, biraz minnet duygusu, biraz yılların getirdiği alışkanlık, biraz ‘Yasak Elma’ hissi olabilir ama sevgi olamaz.. Hele ki çocuklara atılan ‘Çocuğum var, sorumluluklarım var.’ Yükü hiç(!) olamaz!

Umarım herkes benim gibi şanslı olup ruhunun parçasını/parçalarını bulabilir ve bunun farkında olur ve aşka bakış açısı değişir. Öteki türlü ilişkiler biraz yavan ve boşlukta. Gereksiz döngüler içinde bulunmaktan, kendini ve karşındakini kandırmaktan ibaret, başka da bir şey değil. Çünkü zaten senin parçan değil..



21 Ağustos 2016 Pazar

Mucize

   Geçen akşam ablamla Kıyıköy’e gidip rakı balık yaptık. Dönüşte yolda gelirken yıldızlar o kadar güzel gözüküyordu ki, kafamı camdan dışarı çıkartıp izledim. Tabii orman yolu olduğundan ve etrafta ışık olmadığı için yıldızları çok net görebiliyorsunuz. Şehir merkezinde 1-2 tane gördüğümde kendimi şanslı hissettiğimden burada bütün Samanyolu’nu görmek ayrı bir güzellik. Yolda ablam dedi ki ‘Haydi gel bira alalım ve ormana gidelim, oradan izleyelim yıldızları.’ ‘Aaaaa!’ dedim ‘Mükemmel bir fikir. Hatta belki ateş böceklerini de görürüz.’ İçimde bir heyecan bir heyecan. Küçükken anneannemin bahçesinde olurdu ve bana her zaman çok ilginç gelirlerdi. Böcek ve ışığı var! Garip güzellikte yaratıklar gerçekten.  Aldık biraları gidiyoruz, orman yoluna girdik karşıdan arabalar geliyor, yol karanlık ve virajlı olduğundan bizim karşıdan geldiğimizi görmüyorlar diye kıyıda bekliyoruz ama baktık ki, evlerden birinde kına gecesi var (Kocaman branda gerdiklerini gördük sonradan ‘Hande’nin kınası’ diye.) ve ormana gidemedik. Nasıl sinirlendim anlatamam. Hay dedim Hande sana da kına gecene de. (Düğünmüş, kına gecesiymiş, pırlanta yüzükmüş, baby showermış çocukluğumdan beri sinir olurum ve çok da anlamsız bulurum. Dünyada insanlar aç yaşarken bir gece giyilecek bir elbiseye en az beş bin lira para vermek bana her zaman gereksiz ve acımasız gelir.) Neyse, zaten çok da kızdığım gelenekler olduğu için iyice gıcık oldum, ateşböceklerimi de göremedim! Ablamla eve geldik, bari dedik biralarımızı kendi bahçemizde içelim. Oturduk bir mum yaktık, yıldızları izliyoruz. Ablam kalktı yattı. Ben de tek başıma oturuyorum. O sırada bir Tweet attım ‘Bizim bahçemiz de çok güzel, belki hatta uslu çocuk olursam anne anneciğım taaa uzaklardan bir ateşböceği yollar, umut neticede’ diye. O anda olanlara hala inanamıyorum! Mumu biri üfleyerek söndürdü, ben de kafamı arkaya çevirdim ve çimenlerin arasında bir şeyin parladığını gördüm! Tanrım ateşböceği! En büyük hayallerimden biri bir teknem olması ve o tekneyle dünyayı gezmek. O anda biri bana tekne anahtarı verse bu kadar mutlu olmazdım sanırım. İçimi öyle bir sevgi kapladı ki! Anne annemin koşulsuz, katkısız sevgisini içimde hissettim. Çok büyülü bir andı gerçekten. Belki o bana doğanın bir hediyesiydi, belki de anne annemin minik bir hediyesiydi. Sanırım hiç bir zaman bilemeyeceğim ama hayatta böyle minik mucizelerin olduğunu görmek imkansız sandığım bir şeyin bir anda magically olabileceğinin bir umudu olduğunu gösterdi. 'Niyetimiz saf ve masum olduğunda, her türlü mucize oluyor sanırım.' diye düşündüm. 

   Bunun üzerine bir akşam yine düşüncelere dalmış, elimde patlamış mısır kavanozu, bir yandan tıkınır bir yandan sallanırken yine iki minik ışık gördüm. Salıncaktan atlayarak koştum gittim yanlarına. Bu sefer iki taneler! Ondan sonra olanlar da yine çok ilginçti. Bir buçuk saat bekleyişten sonra hiç ummadığım, beni çok mutlu eden şeyler duydum ve yaşadım. Sanırım bu ateşböcekleri ummadığım şeyler olacağı zaman çıkıyorlar, kim bilir..

   Hiçbir şey tesadüfen olmuyor, kavanozumu aldım, salıncağa oturdum ve sallanmaya başladım ve tabii ki düşünmeye de.. Yedi sene önce duymam ve yaşamam gerekenler bir anda olmuştu. Neden şimdi? Neden o zaman değil? Acaba o zaman olsa şimdiki ben olur muydum? Nasıl bir hayatım olurdu? Şimdiki olgunluğa sahip olur muydum? İçimdeki arama ve bulma hissiyle her şeyi bir kenara bırakıp üç kere tası tarağı toplar kendimden ve her şeyden kaçar mıydım? Şimdi ne olacak? Bunun anlamı ne? Diye düşünürken bir anda yine mucize kavramı çok uzaklara gitti. Sonra düşündüm ki aslında mucize diye bir şey yok hayatta, hayatın akışı var. Her şey belli bir olgunluğa geldiği zaman, duymaya, görmeye ve yaşamaya hazır olduğumuzda pat diye önümüze geliveriyor, biz de mucize oldu sanıyoruz. Onun için, belki de  mucize dediğimiz şey sadece olgunluk ve hayatın normal akışı.. :)